FB TW GG PIN NWS

Seyyid

Seyyid


Seyyid’in kelime anlamı; efendi, bey, mevla, ileri gelen baş, reis demektir.


İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma’dan olan torunları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Hz. Zeynep, Rukiyye, ve Hz. Ümmü Gülsüm’ın soyundan olduğu inanılanlar genel olarak “Seyyid” diye anılır. Hanımlar için “Seyyide” sıfatı kullanılır.


Sünniler arasında Hz. Hüseyin’ın soyundan gelen Hüseyniler’e “Seyyid”, Hz. Hasan’ın soyu’ndan gelen Hasaniler’e “Şerif” denir. İran’da Seyyid kökenli aileler Mir, Mirza olarak da anılır.


Osmanlılar zamanında Seyyid aileler’in birliğini Nakibu’l-Eşraflık Kurumu sağlardı. Peygamber soyundan gelmekle beraber onun inanç sistemine bağlı olmayan kişiler Ehl-i Beyt’ten sayılmazlar. Seyyidler Hz. Fatıma’ın kocasına nisbetle Aleviler olarak da adlandırılırsa da bu başlık çeşitli karışıklıklara sebeb olduğu için bu alanda pek kullanılmaz.


Hz. Ali’ın, Hz. Fatıma’ın vefatından sonra yaptığı evlilikten doğan çocukları genetik olarak Alevi olmakla beraber Fatimi olmadıkları için Seyyid değildirler. Ayrıca Alevi kelimesi genetik anlamı dışında Ali taraftarı olanlar içinde kullanılmakta olduğundan her zaman Seyyidlikle örtüşmez.


Hz. Muhammed, bir gün minberde bulunduğu bir sırada yanındaki Hasan'ı işaret ederek, "Bu oğlum Seyyiddir. Umulur ki Allah onun vasıtasıyla iki müslüman fırkanın barışmasını sağlar" ve bir defasında da; "Hasan ve Hüseyin cennet ehlinin gençlerinin iki seyyididirler" demiştir. Peygamberin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i seyyidler olarak vasıflandırması, müslümanlarca, onların ve onların soyundan gelenlerin seyyid olarak isimlendirilmelerine sebep olmuştur.


Müslümanların kalplerinde yaşattıkları, coşkun ehl-i Beyt sevgisi, onların tarih boyunca, Peygamberin torunlarının soyundan gelenlere aşırı bir sevgi beslemelerine ve onları diğer insanlardan ayırd ederek dünyevî muamelelerde farklı bir yere oturtmalarına sebep olmuştur. Başlangıçta, Hasan ve Hüseyin’in her ikisi ve onların çocukları için seyyid ifadesi kullanılmaktaydı. Ancak sonraları Hasan'ın soyundan gelenlere şerif, Hüseyin'in soyundan gelenlere de seyyid denilmeye başlanmıştır.


Seyyid ve şerifler, Emevîler döneminin sert ve acımasız muameleleri hariç tutulursa, şekli ne olursa olsun sonraki bütün yönetimlerce, layık oldukları şekilde saygı görmüşlerdir. Tarihteki bütün İslâm devletlerinde bu zümrenin işleriyle ilgilenen bir müessesenin bulunması ve bunun başında bulunan kimsenin (Nakîbul-Eşrâf) en yüksek makamlarından sayılması bunun en açık delilidir.


Osmanlılar zamanında da seyyid ve şerifler, saygı görmüş ve onların toplum içindeki üstün ve saygın yerlerini korumaları için Nakıbul-Eşraflık adı altında bir memuriyet ihdas edilmiştir. Nakıbul-Eşraf, Müftil-Enam ve Şeyhül-İslam'dan sonra en yüksek makam olarak telakki edilmiştir.


Osmanlılarda Nakıbul-Eşraflık makamı Yıldırım Bayezid (1389-1402) zamanında ortaya çıkmıştır. Seyyid Ali Netta' b. Muhammed, Nakıbul-Eşraf tayin olunarak, Osmanlı hudutları içerisinde bulunan Hz. Ali (ra) evladının riyaseti ona tevdi edilmiştir. Seyyid ve şerifler halk arasında "emir" olarak isimlendirilmiş, onları diğer insanlardan ayıran yeşil sarıklarına da "emir sarık" denilmiştir. Ey zümreden olan kimseler bir suç işledikleri zaman, Nakıbul-Eşraf tarafından cezalandırılırlardı. Seyyid ve şeriflerin kayıtlı olduğu "şecere-i mutayyibe" adındaki defterler bulunmaktaydı. Nakıbu'l-Eşraf'ın devlet protokolü içinde önemli bir yeri vardı. Sonraları devlet düzeninin bozulmaya başlamasıyla birlikte onların, sahip oldukları imtiyazlar ve muafiyetlerden yararlanmak isteyen bir çok kimse uydurma şecereler ve yalan şahitlerle kendilerini seyyid veya şerif olarak Nakıbul-Eşraf defterlerine kaydettirmişlerdir.


Mekke, M. 960 yılından sonra, şerif olarak adlandırılan Hz. Hasan'ın neslinden gelen kimseler tarafından idare edilmiştir. Mekke şerifleri Abbasîlerin güçlerini yitirmelerinden sonra, sürekli olarak Mısır'daki Fatımîlere bağımlı kalmak zorunda kalmışlardır. Osmanlılar zamanında da Mekke'nin idaresi şeriflerin eline bırakılmış ve Hicaz'ı yarı muhtar bir şekilde idare etmişlerdir. İstanbul'dan Mekke'ye gönderilen sürre alayları ile şeriflere büyük ikramlarda bulunulmuştur. Fatih, İstanbul'u fethettiği zaman Mekke şerifine fethi bildiren bir nâme ile hediyeler göndermiş, şerif'e iki bin, ayarı tam halis altın, Mekke ve Medine'deki seyyid ve şeriflere ve muhtaç kimselere sarfedilmek üzere yedi bin altın göndermiş ve onun duasını talep etmiştir. Bu sırada Mekke şerifleri Memluklulara tabi bulunmaktaydı (Uzunçarşılı, Mekke-i Mükerreme Emirleri) Mekke'nin 1924 yılında Vahhabiler tarafından işgaline kadar şerifler Mekke'nin yönetimini ellerinde tutmuşlardır. Öte taraftan cumhuriyetin kurulmasından sonra, halifeliğin kaldırılmasıyla diğer bir çok dinî müessese ile birlikte Nakıbul-Eşraflık kurumu da kaldırılmıştır.