FB TW GG PIN NWS

Dreyfus davası

Dreyfus davası

Ondokuzuncu yüzyılın önemli olaylarından, l’Affaire (Olay) olarak anılan, dünya ve özellikle Fransız kamuoyunda çok ses getirmiş olan bir dava.

Dreyfus Olayı; 1894 yılında Yüzbaşı Alfred Dreyfus'un haksız yere casuslukla itham edilerek Fransa'da yargılandığı dava ve ardından gelişen olaylardır.


Aynı kurumda çalışan ve onun başarılarını çekemeyen Hubert Joseph Henry ile Du Paty Clam adındaki subaylar, Alfred’i, Fransız Ordusu’nun sırlarını Almanya’ya satmakla suçlayan sahte belgeler düzenleyerek onu ihbar ettiler.

15 Ekim 1894 tarihinde yargılandığında, Fransa’nın askeri sırlarını Almanlara satmakla suçlanan Yüzbaşı Alfred Dreyfus'un davası sadece Fransa’da değil aynı zamanda bütün dünyada yankılar uyandırmıştır. Dava bittikten sonra da yıllarca bu casusluk olayının dedikodusu sürüp gitmiştir.

Almanların Paris’te ki askeri ateşesi Binbaşı Max von Schwartzkoppen’e gönderilen bir mektup üzerine Yüzbaşı Dreyfus vatana ihanet suçundan askeri mahkemeye verilmişti. Alman askeri ateşesine gelen mektupta Fransızların gizli askeri planlarının özeti yazılıydı. Dreyfus’un el yazısıyla bu mektuptaki yazı birbirine uyduğu için yüzbaşının suçlu olduğu tahmin edilmişti. Mahkemede Dreyfus masum olduğunu iddia ettiyse de kimse onu dinlemiyordu. Sanık mahkum oldu.

Dreyfüs, ömür boyu hapse mahkum olarak, Fransız Guyana’sındaki korkunç Şeytan Adası’na sürüldü. Nişanları ve apoletleri sökülürken bile Alfred: “Ben masumum... Yaşasın Fransa!..” diye haykırmaya devam ediyordu. Viyana kaynaklı “Neue Press” gazetesinin muhabiri de bu hazin töreni izleyenler arasındaydı. Aslında bu kişi, ateşli bir “Asimilasyon” yanlısı, Theodor Herzl’den başkası değildi.

Dreyfus’un suçlu görülmesinin bir sebebi de bir Musevi ailesinin çocuğu olmasıydı. Ondan sonra iki yıl kadar Dreyfus davası unutuldu.

Alfred Dreyfüs davası ve özellikle sonucu, Fransız Toplumunu iki karşıt kampa böldü. Bir kesim, Dreyfüs’ün suçsuzluğunu desteklerken, diğerleri aleyhte propagandayı sürdürüp, tartışmaları körüklüyordu. Bir bölüm basının, özellikle,“La Parole Libre” gazetesinin başını çektiği bu grup, Alfred’i “Hain Yahudi” olarak niteliyor, onu ihanetin simgesi gibi ilan etmekten çekinmiyordu.

Bu arada, oğullarının suçsuzluğundan kesinlikle emin olan Alfred’in ailesinin yanı sıra, geniş bir çevrede de bazı kuşkular belirmeye başlamıştı. Aralarında entellektüeller, ünlü yazarlar, gazeteciler, senatörler, hatta subayların da bulunduğu bu kesim, bir şeyler yapma gereğinin bilincindeydi. Nitekim, Albay Georges Picquart, Dreyfüs’ü suçlayan el yazısı belgenin, aslında bir Ordu mensubu tarafından düzenlendiğini iddia etti. Suçladığı bu subay, Genel Kurmay’dan Binbaşı Esterhazy idi... Ama, Yüce Divan’da yargılanan Esterhazy beraat etti. Bunun üzerine, ya da bundan cesaret alan ve ilk “sözde” ihanet mektubunu bulduklarını iddia etmiş olan, H.J.Henry ve Du Paty Clam, Dreyfüs aleyhinde yeni belgeler düzenlemekten çekinmediler. Bu kez de onlara yardım eden Binbaşı Esterhazy idi...

1896’da Fransız gizli polis teşkilatının başında yer alan Picquart, bahsi geçen mektubu Dreyfus’un yazmadığını asıl yazan şahsın Binbaşı Ferdinand Esterhazy olduğunu ileri sürdü. Fakat Dreyfus aleyhtarları polis şefini çabuk susturdular. Bir yıl sonra Dreyfus’un erkek kardeşi Mathieu meseleyi yeniden canlandırdı ve davanın yeniden görülebilmesi için çalışmaya başladı. Artık bütün Fransa Dreyfus Davası ile ilgileniyordu. İşe parti çekişmeleri de karıştı. Sosyalistlerle Cumhuriyetçiler Dreyfus’un tarafını tutuyorlardı. Muhafazakarlar ise Dreyfus’un suçlu olduğuna inanıyor ve iddia ediyorlardı. Bu arada Binbaşı Esterhazy de Askeri Mahkemeye verildi. Mahkeme sonunda suçsuz bulundu ve serbest bırakıldı.

O sıralarda ünlü Fransız yazarı Emile Zola “İtham Ediyorum!” isimli bir yazı yayımlayarak Dreyfus’un savunmasını yapınca mahkemeye verildi ve hapse mahkum edildi. Clemenceau, Rousseau, Anatole France, Joseph Reinach ve Charles Peguy gibi yazarlar da Dreyfus’un tarafını tutmaya başladıkları için aksi kanaatte olanlar yavaş yavaş nüfuzlarını kaybediyorlardı. Alfred Dreyfüs bu çabalar sonucu, sivil bir mahkemede yargılanma hakkını elde etti. O tarihlerde Esterhazy Londra’ ya kaçarken, Binbaşı H. J. Henry, 1898’de suçlu olduğunu itiraf ettiği bir mektup bırakarak intihar etti... Alfred’in çabaları sonuçsuz kalmadı. 1906’da suçsuz olduğu ilan edildi.


Artık Dreyfus’un suçsuz olduğunda kimsenin şüphesi kalmamıştı. Dreyfus yeniden mahkeme huzuruna çıkarıldı, hiç beklenmediği halde gene suçlu ilan edildi. Yalnız bu defa hapis cezası azaltılmıştı. Cumhurbaşkanı Loubet, Dreyfus’u affettiği halde davanın dedikodusu sona ermedi. Nihayet 1906’da Dreyfus, Yüksek Mahkemede beraat etti. Orduya dönmesine de izin verildi. Hemde binbaşı rütbesi ile devam edecekti. Dreyfus’a aynı zamanda Legion d’Honneur nişanı verildi. Dreyfus Birinci Dünya Savaşı sürerken general oldu. 1930’da Alman askeri ateşesi Shwarztkoppen’in anıları yayınlanınca Dreyfus’un suçsuzluğu bir kere daha ortaya çıktı.

Alman Askeri Ataşesi Schwarzkoppe’nin el yazıları ve bir takım gizli belgelerin ortaya çıkması olayı tamamıyla aydınlattı. Bu belgelerle eksik olan bilgiler tamamlandığında, bir diğer Genel Kurmay mensubunun, yani Binbaşı Esterhazy’nin suçlu olduğu gün ışığına çıktı. Bu belgelerin halka açıklandığı süreçte, ilgililer arşivlerdek i“Dreyfüs Dosyası”ile bir karşılaştırma yapmak istedilerse de, ne yazık ki, arşivlerde korunması gereken bu dosyaların, Ordu tarafından yok edilmiş olduğu saptandı.”

Bu olay, Fransa’da Kiliseyle devletin birbirlerinden ayrılmasını kolaylaştırması bakımından da ayrıca bir önem taşır. Öte yandan suçsuz iken Şeytan Adasına sürgüne gönderilen Dreyfus’un hayatını birçok yazar konu olarak ele almıştır. Bu konuya dair birçok filmde çevrilmiştir.